« Önceki | Sonraki »

10/8/2009

KANAYAN BİR RUHUN İNİLTİSİ

Mezarlığın ortasına oturmuş, İsrafil’in Sur’undan nağmeler dinliyordu. Kıyametin kızıl yaprakları gözlerinde soluklanıyordu. Üzerini örttüğü ağırlıkları taşımakta artık zorlanan toprak, ayaklarının altında titremeye başlıyordu. Görüyordu yerin altından biraz sonra fışkıracak dirilişi.

Ve yavaş yavaş topraktan insan fışkırmaya başlıyordu. Hepsi de genç, hepsi de erkek. Yüzleri pırıl pırıl. Yüzlerinde tek bir tüy bile yok. Toprağın altından fışkırıp, diriliyorlardı şaşkın şaşkın. Hepsinde bir koşturmaca. Etraflarında dönüp bir şeyler arıyorlardı. Sonra gruplar halinde köyün toprak evlerine doğru koşmaya başlıyorlardı. Tozlu sokaklarda birbirlerini ezercesine koşarlarken, küçülüyor, küçülüyor ve çocuklaşıyorlardı. Genç bir şekilde toprağın altından dirilenler, koşarken çocuk olmaya başlıyorlardı.    

Oraya koşuyorlardı, o eve. Ruhunun derinliklerinde her zaman gözyaşıyla örttüğü bir yara gibi yer edinen o eve… Büyükannesinin evine.. O tek odalı evin önüne gelip bekleşiyorlardı ve içeri sadece o giriyordu. Evin içi aynıydı, hiçbir şey değişmemişti. Küçük pencereden loş bir ışık giriyor; buna rağmen içerisi ürküntü verecek kadar karanlık. Karşıda yine o sandık, odanın karanlık bir köşesine yerleştirilmiş. İçinde hep cin ve peri yavrularının uyuduğunu hayal ettiği sandık, mahzunluğu içinde karanlığa gömülmüş. Odanın ortasında toprak zemine büyükannesi oturmuş, kapıya doğru bakıyor. Yüzünde, o her zamanki “yüzümdeki çizgiler, bu anlamsız hayatın çektirdiklerine karşı attığım çığlıklardır” ifadesi var. Başörtüsünün altından görülen kızıl saçları, parlıyor. Başını ağır ağır kaldırıp torununun yüzüne bakıyor. Yüzündeki masumiyetten hiçbir şey kaybetmemiş. Ve büyükanne soruyor:

-          Hayırdır oğlum, ne oldu, niye böyle nefes nefese kalmışsın?

Torun cevap veriyor:

-          Büyükanne! Açız, aç!

Büyükannesi kalkıp yemek yapmak için malzemeleri getiriyor ve hazırlık yapmaya başlıyor. Sonra bir an duraksıyor. Aklına bir şey gelmiş gibi torununun yüzüne bakıyor. Torununa:

-          Ama oğlum ! Ben yemek yapmasını bilmem ki! Ben sadece… Sadece un çorbası yapmayı bilirim, diyor.

Ocağın başına geçip un çorbasını pişirmeye çalışıyor. Torun da, yemeği pişiren büyükannesinin yüzünü dikkatlice incelemeye başlıyor. Büyükannesinin yüzünün yavaş yavaş değişmeye başladığını görüyor. Büyükannesinin yüzünün O’nun yüzü olduğunu görüyor. Büyükannesine bakarken O’nu görüyor. O’na bakarken büyükannesini… Bu iç içe geçmişlik karşısında, yavaş yavaş ayaklarının titrediğini hissediyor ve geriye doğru yavaş adımlarla kaçmaya çalışıyor. Yemeği pişirmeye devam eden büyükannesinin yüzü ise hala O’nun ve büyükannesinin yüzü arasında gidip gelmeye devam ediyor.  

Bir çığlık atarak uyanıyor, gözyaşları içinde…Yüreğinde bir korku hissediyor. Yatağının içinde etrafına bakınmaya başlıyor ve görüyor: O, yok…

     Filozofu'l-Ahir
      Akyurt 2009

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu

Yorum Gönder

Adınız :

Yorum Başlık:

Yorumunuz:


0 yorum yazilmistir