« Önceki |

16/12/2009

GECEYE YAKARIŞ


Geceye bir kapı açılsa

Sonsuz karanlığa akan

Başımı paltomun arasına alıp

Akıtsam ruhumu derinliklerine

 Bildiğim tüm yakarışları

Bütün aminlerle birlikte duaları

Yakarsam gecenin soğukluğuna

“Ey gece!

Ruhum sığamıyor bedene”

 

                        Filozofu'l-Ahir

                          Akyurt 2009

23/11/2009

KÜÇÜK PRENS ÜZERİNE

 

Tanrı’ya ihanet denilen şeyin

Göreceksin bir gün kırılmış gökyüzünde parladığını

Benim için diyeceksin

Herkesin bir yıldızı var bileceksin

Bazılarının yüreğinde

Bazılarının alevlerin maviye yakın yalımlarında

Belki anlayacaksın yaşamanın

Bir sarı yılan zehrinde nefes nefes yeşerdiğini

O diyeceksin

Küçük bir prensti

Tüm hüzünleri içinde barındıran

Ayak bastı imzasız ve mühürsüz gezegenlerden

Yeşil düşlediğimiz sürgün çölümüze

Nihayet bir gülümsemeye sarıldı

Parlayan yıldızlardan

Her zaman yalnız kaldığı dünyamıza

Göreceksin bunun sadece bir yıldız

Bir çiçek

Ve bir geri dönüş hikayesi olduğunu uzaklara.

 

                                                    Filozofu'l-Ahir

                                                       Akyurt 2009

18/11/2009

ANLAMSIZLIK

Kalem ucunda damıtılmış bir hayat

Yeşilin kıyısında kokuşan iğrençlik

Bir çift gözün içinde kıpraşan şehvet

Gözyaşından duanın içinde zımnen ümit

Sessiz solukların yürek ucunda fırtına

Ve özlem gökyüzü düşüne

Anlamsızlığın üzerine örtü.

                  Filozofu'l-Ahir

                   Akyurt 2009

2/11/2009

TANRIM! SENSİZ YAŞAYAMAM

Ağlayışlar ve pişmanlıkların muhasebesi içerisinde bir yatak. İç geçirmeler, keşkeler, hayaller, endişeler bir sis perdesi gibi gidip-gelmekte. Ellerde bir titreme. O’nsuz yaşanılmaya çalışılacak hayatın sonucunda, ruhlarda yuvalanacak olan müthiş boşluk hissinin yarattığı baskı ve belki ‘yaşanmaya değmez’ şeklinde verilebilecek bir kararın sonunda yürünecek olan ‘yokluk’ yolunun avuçlara dokundurduğu korku. Her kafada bir soru ve gözlerde işareti.  

Başında beyaz bir örtüyle, yerde,  diz çökmüş bir nine. Dudaklarında, eskilerin söylediği, mantıksal anlamda birçok paradoks taşımasına rağmen, insanın yüreğine güç veren bir ifade. Ve yanaklarında hafif ıslanmışlık. Belki yatakta yatanın, yaşarken ellerine daha sağlam sarılmamanın verdiği mahcubiyet. Yalvarıyor nine:

-          Lütfen ölme! Benden önce ölme. Benden önce ölürsen, üzerine iddiaya girdiğim bir hayatı kaybetmiş olacağım yolunda. Benim için yaşamalısın, var olmaya devam etmelisin, bu göz yaşlarım yaşatmalı seni.

Ağzında piposu, bacak bacak üstünde ve gözlerinde kırmızı kibrin kıvılcımları bulunan büyük burunlu adam. Saçlarında, uzaya çıkmanın hafifliği. Evrene fırlatılmışlığı, kabuktan çıkartıp kendine oturak yaptığı anlam ile gidermenin rahatlığı var omuzlarında. Yatakta hırıltılar içinde yaşayan ihtiyara bakıp:

-          O yoktu hiçbir zaman olmadı da. Sadece zihnimizin bize karşı küçük tatlı bir espirisiydi. Küçüklüğümüzün tutunduğu; ama artık büyüdüğümüz için ihtiyaç duymadığımız ve duymayacağımız bir daldı. Bir masaldı O. Tutunabilmemiz için bir masal; ama artık tutunduk. Merdivenlerimiz bulutları çoktan aştı.

Ve içeri koşarak giren, her an diz çökmeye hazır, elleri bulutlara açık, çaresizliğini hangi kapıya dökeceğini bilmeyen göz yaşları içindeki adam. Yatağın baş ucuna gelip duruyor. Yaşlı ihtiyara insan aciziyetinin tüm korkusuyla bakıyor. İhtiyarın elleri buruşmuş. Sakallar uzun ve aralarına sızmış yanılsamaların ışıltıları. Adam, ihtiyarın ellerinden tutuyor. Biliyor bu ellerin yeşilliğinin, kendi yüreğinin derinliklerinde; ihtiyarın alacağı nefesin, göğe açılacak iki masum avuçta olduğunu. İhtiyara diyor ki:

-          Benim yüreğim ortada duruyorken, sen ölemezsin. Yokluk köprüsünün derin uçurumlarında, ayaklarımızın karanlığa takılmaması için sen var olmalısın, yaşamalısın; olmasan da. Küçük bir zihnin içinde kıpırdanan mahşerin yuvalandığı yerde, gözlerden fışkıran anlamsızlık ve yurtsuzluk korkusunun üzerine bir örtü olmak için olmalısın. Olmalısın. Tanrım! Olmalısın. Ben Sensiz yaşayamam…

 

        Filozofu'l-Ahir

          Akyurt 2009

30/10/2009

BÜTÜN ŞAİRLER APTALDIR: HİÇBİR KADININ SEVGİSİ GERÇEK DEĞİLDİR (

Sığınmak perdelerin arkasına yüce diye

Ve görmek çıplak, her şeyi tenlerde.

Parmak uçlarına salınan günahlar

Gülümser yüreğin utangaçlığına

Ama çok acı.

Tükürüklerin içinde çıkar mı bir fidan

Yeşil ve masum?

Ayrıntılar kustukça damarlarında her kadının

Sevgi ancak aptal bir şairin mısralarında

Kıvranır eziyet içinde hayat bulmaya.

Yine nazire yapıyor ruhumun akıntıları Nuh’a

Nerede tatlı okun Artemis?

 

                                         Filozofu'l-Ahir

                                          Akyurt 2009

26/10/2009

HAVVA’NIN ELMA’SI

Zeytine

İncire

Kabil’in elindeki sıcak kana

Tur Dağı’nda yanan yalan ateşe

Beşikte konuşan babasızın ilk sözcüğüne

Golgota’da çarmıha düşen ilk gözyaşına

Ayı ikiye ayıran titrek parmağa

Yırtılan gömleğe

İki bitişik türbeye

Ve aralarına giren sarmaşığa

Dağı delen kazmanın sapına

Beatrice’in yüzündeki gülümsemeye

Mektepte başlayan hikayelerin girişine

Dişisiyle üreyen solucanın hırıltılarına

Geceye fısıldanan sözlerin mahcupluğuna

Kaburga kemiğinde depreşen sabırsız sızıya

Cennete

Ortasındaki havuz yanılsamalarına

Secde eden İblis’in hüznüne

Lanetlenen yılanın ayaklarına

Mahrem yerleri örten yaprağın solukluğuna

Ölümsüzlüğü arzulayan ruha

Gazap oklarını üzerimize çeken gülünç Tanrı’ya

Yemin olsun ki!

Bir elmadır,

Havva’nın yüreğinin ortasında kaynaşan.

 

 

                                                    Filozofu'l-Ahir

                                                     Akyurt 2009

18/10/2009

EN BÜYÜK GÜNAH: VAROLUŞ

Ellerimizdeki vicdan kırıntılarıyla

Ya da belki göklere uzattığımız merdiven yanılsamalarıyla

Ve -eğer hala temizse- akan gözyaşlarının tılsımlarıyla

Parmak  parmak perdeler yaratıyoruz,

Camdan kızıl günah yalımlarımızı örtmek için,

Hayat dediğimiz

Bu leşler kokusu siyahlığındaki meydanda.

Çıkartacağız artık,

Tüm mavi elbiselerimizle birlikte

Merhamet kokan sıfatlarımızı.

Bir de çıplak bakalım varolmaya...

                Filozofu'l-Ahir       

              AKYURT 2009


9/10/2009

SADECE BİR RUH HIÇKIRIĞI

Beyaz sakallar arasında sıvazlanır hayatın anlamı

Bir bulut hüzün yüklenir gökyüzünün koynunda

Sol taraflarda bir karanlık boşluk

Belki de gereksiz bir sızı

Tanrının rüyasından bozma hayatlar

Dökülür titreyen avuçlara

Hıçkırmak belki ayıp kaçar

Ellere erkeklik yazılmış ya

Kimden olduğu meçhul kızıl fikirler yine

İnleyen hasta bir ruhun

Ait olmamanın en ağır bedeli yazılı

Alnın siyahla yazılan yazısında

Sadece ve

Sadece …

 

 

 

          Filozofu'l-Ahir

           Akyurt 2009

30/8/2009

MUSALLANIN ÜZERİNDE YEŞERMEK

Gecenin yaşamdan yoksun tarafında

Karanlığın ortasında duran musalla taşı,

Kanatlarının haşmetine eğilmiş

Göklerin kapısına isyan etmiş

Süleymaniye minarelerinin.

Ve musallanın üzerinde umutsuz

Utangaç elleriyle uzanmış,

Dudaklarında ölüm,

Biraz da yorgun, şair.

Beklemekte göklerden açılacak kapıyı.

Sonra göklerden bir melek

Kanatlarında yorgun bir martı

Dudaklarında dokunulmamış bir vahiy

Akıtıyor musallanın üzerine

İçindeki tüm mavilikleri.

İsa’nın nefesinde terleyen şair

Yeşeriyor dudaklarında meleğin.

 

                              Filozofu'l-Ahir

                                 Akyurt 2009

10/8/2009

KANAYAN BİR RUHUN İNİLTİSİ

Mezarlığın ortasına oturmuş, İsrafil’in Sur’undan nağmeler dinliyordu. Kıyametin kızıl yaprakları gözlerinde soluklanıyordu. Üzerini örttüğü ağırlıkları taşımakta artık zorlanan toprak, ayaklarının altında titremeye başlıyordu. Görüyordu yerin altından biraz sonra fışkıracak dirilişi.

Ve yavaş yavaş topraktan insan fışkırmaya başlıyordu. Hepsi de genç, hepsi de erkek. Yüzleri pırıl pırıl. Yüzlerinde tek bir tüy bile yok. Toprağın altından fışkırıp, diriliyorlardı şaşkın şaşkın. Hepsinde bir koşturmaca. Etraflarında dönüp bir şeyler arıyorlardı. Sonra gruplar halinde köyün toprak evlerine doğru koşmaya başlıyorlardı. Tozlu sokaklarda birbirlerini ezercesine koşarlarken, küçülüyor, küçülüyor ve çocuklaşıyorlardı. Genç bir şekilde toprağın altından dirilenler, koşarken çocuk olmaya başlıyorlardı.    

Oraya koşuyorlardı, o eve. Ruhunun derinliklerinde her zaman gözyaşıyla örttüğü bir yara gibi yer edinen o eve… Büyükannesinin evine.. O tek odalı evin önüne gelip bekleşiyorlardı ve içeri sadece o giriyordu. Evin içi aynıydı, hiçbir şey değişmemişti. Küçük pencereden loş bir ışık giriyor; buna rağmen içerisi ürküntü verecek kadar karanlık. Karşıda yine o sandık, odanın karanlık bir köşesine yerleştirilmiş. İçinde hep cin ve peri yavrularının uyuduğunu hayal ettiği sandık, mahzunluğu içinde karanlığa gömülmüş. Odanın ortasında toprak zemine büyükannesi oturmuş, kapıya doğru bakıyor. Yüzünde, o her zamanki “yüzümdeki çizgiler, bu anlamsız hayatın çektirdiklerine karşı attığım çığlıklardır” ifadesi var. Başörtüsünün altından görülen kızıl saçları, parlıyor. Başını ağır ağır kaldırıp torununun yüzüne bakıyor. Yüzündeki masumiyetten hiçbir şey kaybetmemiş. Ve büyükanne soruyor:

-          Hayırdır oğlum, ne oldu, niye böyle nefes nefese kalmışsın?

Torun cevap veriyor:

-          Büyükanne! Açız, aç!

Büyükannesi kalkıp yemek yapmak için malzemeleri getiriyor ve hazırlık yapmaya başlıyor. Sonra bir an duraksıyor. Aklına bir şey gelmiş gibi torununun yüzüne bakıyor. Torununa:

-          Ama oğlum ! Ben yemek yapmasını bilmem ki! Ben sadece… Sadece un çorbası yapmayı bilirim, diyor.

Ocağın başına geçip un çorbasını pişirmeye çalışıyor. Torun da, yemeği pişiren büyükannesinin yüzünü dikkatlice incelemeye başlıyor. Büyükannesinin yüzünün yavaş yavaş değişmeye başladığını görüyor. Büyükannesinin yüzünün O’nun yüzü olduğunu görüyor. Büyükannesine bakarken O’nu görüyor. O’na bakarken büyükannesini… Bu iç içe geçmişlik karşısında, yavaş yavaş ayaklarının titrediğini hissediyor ve geriye doğru yavaş adımlarla kaçmaya çalışıyor. Yemeği pişirmeye devam eden büyükannesinin yüzü ise hala O’nun ve büyükannesinin yüzü arasında gidip gelmeye devam ediyor.  

Bir çığlık atarak uyanıyor, gözyaşları içinde…Yüreğinde bir korku hissediyor. Yatağının içinde etrafına bakınmaya başlıyor ve görüyor: O, yok…

     Filozofu'l-Ahir
      Akyurt 2009

3/8/2009

AFORİZMALAR

İçeride kıyametin, dışarıda sükunetle örtülmüş görünmesi: HAYAT...

 

Yüreğime batan en evrensel diken: ACI….

 

İki dudağın arasındaki bir “evet”e demir atmak: YAŞAMAK…

 

Ruhumdan bir parçayı gözyaşıma katıp, yollamak belirsiz bir sise: AYRILIK...

 

Yazılan bütün şiirler, yapılan bütün felsefeler, insanoğlunun sırtlamak zorunda kaldığı tek kelimeyi açıklamaya yönelik: HİÇ...

 

Kendimi bütün mana ve rasyonelliklerin dışında sezinlediğim ve anlamlandırdığım tek şey: HÜZÜN...

 

Bir hüzün anında, deryadan yüreğe doğru nehirlerin gözyaşı içerisinde anlık akışı: HATIRALAR...

 

Kendimi içinde en huzurlu hissedeceğim metafizik duygu: UNUTMAK...

 

İnsan okudukça konuşmayı değil, susmayı öğrenir…

 

Beden kafesinden kurtulmak isteyen ruhun çaresiz hırıltıları: ŞİİR…

 

 

14/6/2009

COĞRAFYAMIN KADINLARI ÜZERİNE

                                            Kız Kardeşime...

Söyle bana esmer tenli kadın

Niçin yaratıldı senin ellerin?

Yeryüzünde var olmanın

Var mı ürkek bakışlarında bir anlamı?

Hayat, yüzündeki gözyaşından çizgiler mi

Yoksa toprağa bitişik hayallerin mi,

Hüzün hüzün bakışlar mı yoksa

Gözlerine işlenen?

Bu kara tenin altında

Sevdaya yatan bir yüreğin var olduğundan

Haberi var mı insanlığın?

-------

Söyle bana çaresizliğe adanmış kadın

Hangi umut iklimine serpeyim seni?

Sessizliğin ile isyan et ey ezilmiş kadın!

Hıçkırıklarınla ör,

Unutulmuşluğun duvarlarını!  

--------

Karşılıksız çığlıkların ruhumu kanatıyor

Ey Kadın!

 

Filozofu'l-Ahir

Akyurt 2009

14/6/2009

DOĞMAMIŞ ÇOCUĞA

Zaman denilen anlaşılmazın

Şehvet durağında köklendin

Kelimelerden ad takılmadan sana

Uzandın bir lağımın sularına

Vicdan adlı kemirici kurda

Bir günah lekesinde gülümsedin

Doğmadan

Evet doğmadan iniltiler içinde

Kan bulaştırdın rahat bir yatağa

 

                                 Filozofu'l-Ahir

                                    Akyurt 2009

7/6/2009

GECEYE GİRİŞ

 

Gece …

Ruhumun her tarafında,

Çağırıyor beni ışıksız bir sokağa.

Yürüyorum yolunda karanlığın,

Varlığına ayaklarımı basıyorum.

Bir türkü tüttürüyorum sessizlikten,

Çaresizliğe adıyorum.

Uçurumlarda biriktirdiğim tabutları,

 Utangaç diziyorum

Köşelerine kaldırımların.

Sokak köpeklerine fısıldıyorum,

Anlaşılmaz olan hayatın anlamını.

Köpeklerin gözlerinde

Kendime ulaşıyorum.

Ve üç kelimeyle sesleniyorum bana:

Gece, siyah ve karanlık…

 

 Filozofu'l-Ahir

  Ankara 2009

2/5/2009

AŞK

 

aşk ruhi bir hastalık...
dünya sıkıntısına karşı bir ecstasy'i..
yüceltilmeyle Leyla'nın zülüflerine kondurulan bir yalan..
bedende yaşayanların gündüz düşü...
aşk milyonların ağızlarında anlamsızlaştırdıkları,
gökyüzüne atılan bir merdivenin kırık basamağı.....

Var,

Aşk…

Ama bu toprakta değil…

Aşk,

Çelişkilerin ortasında hüzün…

Aşk,

Anka’nın soluğunda yok oluş…

Aşk,

Yokluktaki sükut….

Aşk,

Kelimelerin esaretinden kurtuluş…

Aşk,

…..

Aş,

……

A,

…..

…..

 

 

   Filozofu'l-Ahir

    Ankara 2009

18/4/2009

AĞLARIM

Korkarım içimdekileri söylemeye

Ellerim titrer

Göğe bakarım mahcup

Yürürüm güneşin altında

Adımlarım çekingen

Dudaklarımda bir ıslık

Karşıma çıkar bir hüzün

Kalbimin diline ot tıkarım

Ağlarım ağlarım

 

    Filozofu'l-Ahir
18.04.2009(Ankara)

27/3/2009

ANLAMSIZ BİR ŞİİR


Ölüler doğuyor, parmak uçlarımdan

Ve intihar çıplak bir kayalık, ellerimde.

Kefen terzileri karşımda

Aldıklarını sanırken ruhumun ölçüsünü,

Aş çığlıkları atıyorlar.

Tüm değerler tarafından tecavüze uğramış

Bir meczup gibiyim yeryüzünde.

Anlamı hangi sonsuzluk makamından söyleyeceğimi bilmiyorum.

Siyahlıklar, boşluklar ve tüm saçmalıklar

Çığlık atıyorlar derinliğinde ruhumun

Hangi göze baksam bir çaresizlik

Hangi göze baksam nemli karanlıklar.

Ve anlıyorum artık-galiba-

Her şey, HİÇ….

 

Filozofu'l-Ahir

27.03.2009  Ankara

16/12/2008

SONBAHARDA YEŞERMEK

 

Sonbaharda yeşermeli,

Ağaçların ölü umutlarında.

Ele bulaşan günah lekesi tazeyken

Varılmalı önünde secdeye Tanrı’nın.

Mevsimleri toplayıp karamsarlığa eşitlemeli

Ruhun çarpık tablosunda.

Geriye beden kalmalı,

Benim için hiç

Diğerleri için her şey olan.

Baharları geriye bırakıp

Uzanmalı bu çirkefe.

***

Ama anlama ihtimaline titremeli dudaklarım

İki küçük omuzu bir araya getirip

Yükseltmeli bu yükü.

 

Filozofu'l-Ahir

Ankara 16.12.2008

 

16/12/2008

YATIŞA GAZEL

 

Ey gözyaşlarını unutturan

Lethe makamındaki en sıcak kucak!

Anlaşılmayan ruhumun

Hüzünlü sessizlik kaynağı!

Ayıpların içinde kıvrandığı

Ama bir yorganla örtüldüğü

Gizil gerçek yumağı!

Hıçkırıkları bir karanlığa gömen

Geçici kaçış durağı!

Al beni koynuna,

Unuttur beni, benden!

Tek umut kaynağım,

Usul usul ört üzerini

İçimdeki anlaşılmaz karanlığın!

 

Filozofu'l-Ahir

Ankara 16.12.2008

 

 

 

16/12/2008

ANLAMSIZLIĞIN KARANLIĞI ÜZERİNE


Anlamıyorum

İçimde can veren çığlıkların sessizliğini

Şeytani ezgiler ritminde çarpıyor yüreğim

Karanlığı kutsuyorum bütün duygularda

Yelkovan geceye

Akrep ise beynime kuruyor yuvasını

Ve bütün günahlara ant içiyorum

Bütün günahlara ve onulmaz anlamsızlığa

Ki en hüzünlü bakışlarım şahittir buna

 

Filozofu'l-Ahir

09.12.2008

Cizre

16/12/2008

SIKILMAK VE ŞAİR

 

Gizli ve köhne mabetlerde

İskeletlerdir secdeye varan.

Cesetlerdir yaşamda

Hüzün ritminde gezen.

Cani ellerde Tanrısal bir kan

Soru işaretleri kırmızılığında.

Sıkılan bir şair artık

Anlaşılmayan bir bedenin

Parmak uçları denilen yerinden

Taşmak isteyen.

                          

                        Filozofu'l-Ahir

                         01.12.2008

                        Cizre

 

 

 

19/10/2008

KARA(M)-SAR-


İçlerinde ölülerin bir şeyler sızlıyor

Kan denizinden nasiplenmişler

Bir iğrençlik ezgisi yanaklarında

Kara giymiş baykuşlar mezar taşlarında

Sadece görünen ayakları

Bir ses damlıyor ayaklarından toprağa

Geçmiş zamanın yenilmiş kipiyle

Ve lanetlilerin gözlerinde oturmuş şair

Kendi ölülerinin mevsimine yanan.

                                    Filozofu'l-Ahir

                                  Ankara 2008

14/9/2008

ben ya da İNSAN


Mezar toprağına şehvet duygusu

Ve kutsal birincilikte umutsuzluk,

Sonbaharda gökyüzünü kaybetmek,

Ve olamamak hiçbir gökyüzünün çocuğu,

Arzu, bedeni Lethe’de yıkamak,

Siyaha avuç bırakmak sularında,

Serçenin kanadına sığınarak yaşamak,

Morpheus’un kulağına fısıldamak umutları,

Anlamsızlığın ortasına demir atmak,

Beklemek kokuşmuş bir et yığınının ardında

İnsandır.

İnsan ağlamaktır

Sessiz bir kayboluşta.

Karanlıkta beyaz bir hüzündür.

Geceye gözyaşı ile katılmaktır.

Ve insan bir kıyamettir

Kelebeğin kanadında uyuklayan.



Filozofu'l-Ahir

 

4/8/2008

HERAKLİTOS’A İNAT

Gözyaşı her dilde özdeş akar.

Ve hüzün gökkuşağı kadar evrensel

Bir Afrikalı’nın siyah derisinde.

Ölüme ağıt,

Babil Kulesi’nden sonraya inat hala ortak.

Renkler hala aynı anlamda

Kırmızı, kine iman

Mavi özgürlüğe uzanmış nasırlı bir el.

Ve aynı ritimde çarpmakta yürekler

Sevgi uçurmakta enginliklere

Nefret ayırmakta asâ misali

Denizi ikiye.

Ayrılık, bülbülün ruhundaki umutsuz çırpınış

Birlik, sayıları gömme verimsiz bir toprağa.

Ve kardeşlik…

Gökyüzü kadar eski

Sessiz ve alçakgönüllü mavide.

Filozofu'l-Ahir

Ankara 03.08.2008

28/7/2008

KARANLIK YANIMA İNAT

İçimde şeytanlar saf tutmuş,

Gözlerinde, karanlığa tapan yarasalar

Beynimi karanlığın suyuyla kutsuyorlar.

 

Bir tarafımda Sisyphus’un kayası

İçimdeki ümitten daha ısrarlı yuvarlanmakta.

Ve bir tarafta ellerim

Kirli.

Nasıl hesabını ödeyeceğim ben

Bu günahkar ellerin?

Bir tarafta düşüncelerim

Bütün kendini kaybetmiş serseri iblislerin

Masum yatağı.

                                                                                   

Toplanın yarası karanlık akanlar!

Beni zerrelerime ayırın!

Beynimi kemiren akreplerin kanında yıkayın

Ve sabaha kadar kusturun zehrimi beynimden.

Bu gece son ayinimiz.

 

Filozofu'l-Ahir

28.07.2008  Ankara

 

 

17/7/2008

TERS ŞİİR

                                                   Simeranya'da Yaşayanlara...

Bu gece ruhumda masum bir baykuş yatmalı

Gözyaşlarını yıllanmış bir şarkıda eritip

Yarının çocuklarına hiçbir ümit masalı bırakmamalı.

Karanlıklar tufan olmalı

Akmalı saf beyaz yüreklere.

Işığa kurulan her düşe karşı

Ölüm fermanları ilan edilmeli.

Yaz kış Simeranyalarda yaşamalı

İnmemeli küçük düşlerde boğulan büyük şehirlere.

Mavi gözlü devler büyütmemeli

Önlerinde diz çöktükleri mini minnacık kadınları.

Titriyorsa gözyaşında yürek

Ayaklar altında ezmeli.

Tutmamalı benim gibi şaşmışların elinden

Veya merhamet edilmemeli hiçbir köşe başında.

Uyandırmalı Promethe’yi her vakit ölmekten

Ateş ve kartal öpmeli alnından.

 

Filozofu'l-Ahir

17.07.2008 Ankara

 

19/6/2008

BİR AĞLAMAK


Bir ağlamak kadar nefesim kaldı

Ya da bir hıçkırık.

Gök yine hüzün.

Yağıyor kırılgan yalnızlığıma.

******

İçimde bir İblis sıkılıyor

Bir leş kokusunda.

Ve ben yine bir ağlamak diyorum.

Ağlamak…

Bir köpek gibi…

                                       
                                       Filozofu'l-Ahir

                                           Ankara  19.06.2008

13/6/2008

ÖLÜM

Soğuk, karanlık ve hiç,

Tanımımı üstlenenler.

Bir gözyaşının altındaki neden,

İnerken yavaş yavaş

Umutsuzluğa.

 

 

Varlığım,

Üzerine kan bulaşmış

Bir bebek patiği kadar anlamsız.

Varlığım,

Ardında bir bebeğin

Sinsice gülen akbaba..

 

Evet, benim

Adsız, açlıktan ölen bir çocuğun

Son öptüğü.

 

          Filozofu'l-Ahir

          13.03.2008

16/5/2008

Felsefe

Tanrının kucağındaydım

Ayağım varoluşa takıldı

Hayata düştüm.

Yaşarken bedenim sorulara dolandı,

Anlamsızlığa düştüm

Ve

Düşlerim kanadı anlamsızlığın penceresinde.

 

Sonra felsefe oldu.

Ama aydınlanmadı hiçbir yer,

Karanlığı gördük.

Bir kavga oldu karanlıkla.

Adına felsefe dedik.

Yani

Yenileceğimizi bildiğimiz bir mücadelenin

Onurluca toprağa düşme adı…

 

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                                 
                                                    
Filozofu'l-Ahir

                                                        ANKARA

 

31/3/2008

BİRAZ DAHA IŞIK

Bir pay almadan katıldım hayata

Sevgiden.

Umutsuzluk ikliminde

Meyvesiz bir hayaldi tutunduklarım.

Topraktan yükselen bir ölüm kokusuydu.

Bir ölünün kefenindeki son nefes,

Gözyaşıyla birlikte karanlığa akan…

 

Duyuyorum ölümün o titrek kokusunu,

İçimde bir şeyler yitiriyorum

Anlam veremediğim.

Etrafımda sayısız ölü kafasının içindeki

O tutunma isteğinin

Son haykırışları,

Tırnaklarıyla yavaş yavaş ruhumu tırmalayan…

 

Koşuyorum… Güneşe doğru..

Batma güneş ne olur!

Ruhum burada kıyamet doğuruyor,

Karanlık kadar yalnız.

 

 

Biraz daha ışık...

 

 

Filozofu'l-Ahir

Ankara